İsmini söylemezsen oyuncak yok! — Ne yazık ki bu bir film repliği değil; bir eğitimcinin güvenli alanından ilk kez çıkan bir çocuğa kurduğu cümle.
Her anne baba çocuğunu okula yazdırma sürecinde ciddi bir arayışa girer; eğitim modelini inceler, fiziki koşulları kıyaslar, öğretmenlerin iletişim diline bakar ve sonucunda bir karar verir. Ancak kayıt işlemi tamamlandığında zihinde asıl soru işareti başlar: "Çocuğum alışabilecek mi?"
Geçtiğimiz günlerde İskenderun’da yaşanan bir örnek, okul öncesi eğitimde "çocuğa yaklaşım" ve "psikolojisi " üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bir anaokulu, üçüz kardeşleri dört gün boyunca günde sadece birer saat kuruma alarak sözde bir "gözlem" sürecine tabi tutuyor. Sürecin sonunda aileye bir çocuğun kaydının kabul edildiğini, diğer iki çocuğa "yetersiz" gerekçesi gösterilip 'Başka kuruma bakın' denilerek geri çevriliyor.
Sürecin detaylarına bakıldığında meselenin çocukların seviyesi değil, eğitimcinin tutumu olduğu açıkça görülüyor: Daha ilk dakikada çocuğun sınırlarına ve güvenli alanına müdahale edilerek kucağa alınması, zoraki temas kurulması, sınıf içi dinleme mecburiyetinin dayatılması ve "ismini söylemezsen oyuncak vermem" şeklinde koşullu bir dil kullanılması...
Henüz iki buçuk yaşında bir çocuğum 'anne' diyerek ağlamasından daha doğal ne olabilir ki? Neresinden tutsanız elinizde kalan bu tabloda insan sormadan edemiyor: Hangi yanlışı düzeltmekten başlayalım?
Ruh sağlığı ve gelişim psikolojisi açısından anaokulundaki oryantasyon dönemi bir ölçme-değerlendirme sınavı değil, güven inşa etme evresidir. Çocuk, hayatındaki birincil güvenli üs olan ailesinden ilk kez ayrılmaktadır. Bu geçiş evresinde; çocuğun bireysel mizacı, bağlanma örüntüsü, öğretmenin kapsayıcılığı, akran dinamikleri ve mekansal koşulların tamamı bir bütündür. Günde bir saatlik yüzeysel bir gözlemle bir çocuğa "yetersiz" etiketi yapıştırmak hem meslek etiğine hem de gelişimsel gerçekliğe aykırıdır.
Uyum; çocuğun komutlara derhal itaat etmesi, ismini sorulduğu anda söylemesi ya da yetişkinin belirlediği tempoda oturması demek değildir. Uyum; çocuğun yeni çevreyi kendi hızında keşfetmesi, tehdit algısını yatıştırması ve öğretmenini "güvenilir bir rehber" olarak kodlamasıyla başlar.
Eğitimcinin görevi denetlemek ya da koşullu onay sunmak değil; çocuğun duygusuna regüle olmasında ona şefkatle eşlik etmektir. Bir kurumun kalitesi, hazır ve uyumlu çocuğu kabul etmesinde değil; her çocuğun öznel hızına saygı duyarak aileyle iş birliği içinde o güven köprüsünü kurabilme kapasitesinde gizlidir.
Okul öncesi eğitim; çocukların hazır standartlara uyması değil, her fidanın kendi toprağında ve kendi mevsiminde kök salmasına olanak tanıyan bir bahçe olmalıdır. Gerçek eğitimcilik, o kalbin hızına inebilme cesaretini ve şefkatini gösterebilmektir.
Sevgili anne babalar, bilin ki o kapıda yaşanan tereddüt bir kriz değil; henüz tanımadığı bir dünyaya kendini hemen teslim etmeyen bir çocuğun en sağlıklı, en doğal uyum sürecidir.