Amatör futbolu yıllardır takip eden herkes bilir: Bu ülkenin en saf, en “çıplak” rekabeti o sahalarda yaşanır. Tribünü küçüktür ama sesi büyüktür. Bütçesi dardır ama emeği büyüktür. Prim yoktur çoğu zaman; gece vardiyasından çıkıp idmana gelen çocuk vardır. Sabah tarlaya giden, akşam antrenmana yetişen adam vardır. Kramponu ikinci el olan, forması yıpranan ama hırsı taze kalan bir futbol kültürü vardır. Tam da bu yüzden amatör futbol, adalet duygusuna en çok ihtiyaç duyan alandır. Çünkü profesyonelde “telafi” diye bir kavram çıkar karşına; transfer yaparsın, para bulursun, cezayı yönetirsin. Amatörde telafi yoktur. Bir düdük, bir rapor, bir ceza; aylarca verilen emeği bir kalemde siler. İşte Bursa amatör liglerinde bu sezon yaşanan hakem tartışmaları tam olarak bu telafisizliği kaşıyor, büyütüyor ve amatör futbolun damarına basıyor.
Trilyespor – Yıldırım Eriklispor karşılaşması sonrası ortaya çıkan Mehmet Balcı dosyası bu yüzden yalnızca bir maçın hikâyesi değildir. Bu dosya, sahada futbolun değil “hakemlik anlayışının” konuşulduğu bir dönemin belgesidir. Bir maçın içindeki iki sarı kartı tartışmıyoruz sadece. Yardımcı hakemin sahadaki rolünü, raporların dokunulmazlığını, disiplin mekanizmasının ölçüsünü, oyuncunun savunma hakkını ve amatör futbolun adalet terazisinin nasıl şaştığını tartışıyoruz. Daha açık söyleyeyim: Bu olay, Bursa’da amatör futbolun güven duygusunu kemiren bir sistemin aynasıdır.

Şimdi bazıları hemen refleks gösterir: “Hakeme de saygı olacak.” Elbette olacak. Hakem olmazsa oyun olmaz. Ama aynı cümleyi tersinden de kurmak zorundayız: Adalet olmazsa oyun da olmaz. Hakem saygısı, hakemin de saygı üretmesiyle ayakta durur. Hakemlik, otorite kurma mesleği değildir; otoriteyi adaletle meşrulaştırma mesleğidir. Amatör sahalarda hakemin “wakar”ı, oyuncuyu susturmakla değil, oyunu yönetmekle görünür. Futbolcuyu küçümseyen bir gülüşle değil, gerginliği soğutan bir sözle hissedilir. Eğer sahada iletişim kurmak yerine iletişimi cezalandıran bir refleks devreye giriyorsa, orada hakemlikten çok “ego yönetimi” vardır.
Bu maçta anlatılanlar, tam da bu ego meselesini amatör futbolun ortasına koyuyor. Trilyespor cephesinden aktarılanlara göre maçın daha ilk dakikalarında hakemlerle futbolcular arasında sağlıklı bir iletişim kurulamıyor. Düşünün, maçın başı… Sahada tansiyon yükselmemişken, hakem ekibinin yaklaşımı oyunu sakinleştirmek yerine gerginliği besliyor algısı oluşuyorsa, o maç zaten kırılgan bir zemine oturmuştur. Çünkü amatör futbol, profesyonel gibi değildir: Oyuncu, hakemin niyetine inanmak ister. “Bizi kollasın” diye değil, “bizi doğru yönetsin” diye. Niyetin adalet olduğuna inandığında itiraz bile ederken dozunu bilir. Niyetin otorite gösterisi olduğuna inandığında ise en küçük an bile büyür, çünkü oyuncu kendini değersiz hisseder.
Olayın ilk kırılma anı olarak anlatılan pozisyon, aslında bir “iletişim testi”dir. Yardımcı hakemin hemen önünde gerçekleştiği belirtilen faulde bayrağın kalkmaması, orta hakemin uzaktan düdük çalması… Futbolcunun “pozisyon önündeydin, orta hakemi uyarmalıydın” anlamına gelen bir cümle kurması… Buraya kadar, saha içi rutin gerilimdir. Futbolun doğasında vardır. Fakat kritik nokta şu: Futbolcunun sözünün hakaret veya küfür içermediği, yalnızca pozisyon değerlendirmesi olduğu aktarılırken, bu diyaloğun sarı kartla sonuçlanması, sahadaki algıyı bir anda değiştiriyor. Çünkü sarı kart bir uyarı değildir sadece; oyunun psikolojisini de değiştirir. “Konuşma, sorma, sorgulama” mesajı verdiği an, futbolcunun zihin dünyasında hakem artık oyunu yöneten bir hakem olmaktan çıkar; oyuncuyu hizaya sokan bir otorite figürüne dönüşür. Amatör futbolun en tehlikeli kırılma noktası budur.
Burada bir cümle daha kurmak gerekiyor: Yardımcı hakem, oyunun denge unsurudur. Sahaya çizgi çekmek için çıkan bir figür değildir; orta hakemin gözüdür, kulağıdır, destek unsurudur. Ancak bu destek, oyunu sakinleştirmeye hizmet ettiği sürece anlamlıdır. Yardımcı hakemin oyunu gerdiği, futbolcuyla polemiğe girdiği, orta hakemi sürekli çağırdığı ve maçın seyrini “bildirim”lerle şekillendirdiği bir düzende, orta hakemin otoritesi de aşınır. Otorite aşındığında hakem ekibi daha sertleşir, sertleştikçe saha daha çok gerilir. Bu kısır döngü amatörde her şeyi yakar: Futbolu da yakar, emeği de yakar, tribün kültürünü de yakar.
İkinci sarı karta giden süreç ise bu kısır döngünün nasıl çalıştığını gösteren bir örnek olarak anlatılıyor. Trilyespor’un geride olduğu bölümde kullanılan korner… Oyunu hızlı başlatma niyeti… Rakibin engellemesi… İtiş kakış… Orta hakemin iki tarafı çağırıp “sakin olalım” demesi… Bu bölüm, aslında hakemin doğru yaptığı bir yönetim anı gibi duruyor. Çünkü gerginliği büyütmeden çözmeye çalışıyor. Tam oyunun devam edeceği düşünülürken, birkaç saniye sonra yardımcı hakemin orta hakemi yeniden çağırdığı ve “4 numara küfür etti” şeklinde bir bildirim yaptığı iddia ediliyor. Mehmet Balcı ise bunu kesin bir dille reddediyor; küfür etmediğini, hakaret veya darp gibi bir fiilinin olmadığını söylüyor. Burada mesele “kim doğru söylüyor” kavgasından ibaret değil. Mesele şu: Küfür gibi ağır bir isnat, sahada nasıl ve neye dayanarak karara bağlanıyor?

Amatör futbolun büyük sorunu tam olarak burada başlıyor. Çünkü rapor ve hakem beyanı, amatör disiplin dünyasında çoğu zaman “kesin hüküm” gibi çalışıyor. Futbolcunun savunması, kulübün itirazı, saha içi bağlam, tanık anlatımı, maçın genel seyri… Bunlar çoğu zaman raporun ağırlığı karşısında etkisiz kalıyor. Böyle olunca da bir cümle, bir işaret, bir duyum; bir futbolcunun üç maçını, bir takımın sezon planını, bir kulübün moralini, hatta bir gencin futbol hayalini belirleyebiliyor. Oysa spor hukuku dediğimiz şey, tam da bu keyfiliği engellemek için vardır. Ölçülülük ilkesi bunun içindir. Somutluk ilkesi bunun içindir. Savunma hakkı bunun içindir. Rapora yazılan her cümle, bir insanın emek haftasına, maaşından artırdığı yol parasına, ailesine verdiği sözlere dokunur.
Mehmet Balcı dosyasının asıl büyümesinin nedeni de maç içindeki kartlardan çok maç sonrasındaki ceza tartışmasıdır. İkinci sarı karttan kırmızı gören bir futbolcunun standart şartlarda aldığı ceza pratiği, yıllardır bellidir: Ağırlaştırıcı fiil yoksa genellikle bir maç men… Bu, oyunun içinde zaten cezalandırılmış olma prensibine dayanır. Eğer bir futbolcuya üç maç ceza çıktıysa, bunun arkasında “ikinci sarı kartın ötesine geçen” bir fiil yazılmış olması gerekir. Ve doğal olarak herkesin aklına aynı soru gelir: Raporda ne var? Ne yazıldı? Hangi maddeye dayandırıldı? Hangi somut cümleyle, hangi olayla, hangi bağlamla?
İşte bu soru, Bursa amatör liglerinde bu sezon sık sık yükselen bir başka eleştiriyi de beraberinde getiriyor: Yardımcı hakemlerin bildirimleri, pozisyon bittikten sonra gelen çağrılar, duyulduğu iddia edilen sözler üzerinden çıkan kartlar ve daha sonra ağırlaşan disiplin yaptırımları… Bu tablo, orta hakemin kararını dahi tartışmalı hâle getiriyor. Çünkü kararın kaynağı saha içi gözlem mi, yoksa saha kenarından gelen “beyan” mı? Eğer bir yardımcı hakemin beyanı, maçın kaderini belirleyecek kadar güçlü ama aynı zamanda denetlenemez hâle gelmişse, burada yapısal bir arıza var demektir.
Denetim meselesi bu işin kalbidir. Hakem, hata yapabilir. Bu insanlık hâlidir. Ama hata denetlenebilir olmalıdır. Hata raporla kutsallaştırılırsa, o artık hata olmaktan çıkar; sisteme dönüşür. Bugün amatör futbolun korktuğu şey budur: Keyfi raporların ve ölçüsüz cezaların normalleşmesi. Çünkü normalleşen her adaletsizlik, bir sonraki adaletsizliği büyütür. Bugün “küfür” yazılır, yarın “hakaret” yazılır, öbür gün “tehdit” yazılır. Ve futbolcu, kendini savunacak bir zemine sahip değilse, sahaya çıkarken rakibinden önce rapordan korkar. Rakipten önce disiplin kurulundan korkar. Bu korku da futbolu bitirir. Futbol, cesaret işidir; amatör futbol ise iki kat cesaret… Korkunun hâkim olduğu yerde oyun gelişmez, karakter gelişmez, gençler sahadan kopar.
Bir de işin psikolojik tarafı var. Oyun içinde tartışma olabilir. Futbolcunun itirazı olabilir. Ama hakemin tavrı belirleyicidir. Saha içindeki gerginliği yönetmenin yolu, futbolcuyu küçük düşürmek, gülerek geçmek, “çık” deyip susturmak değildir. Futbolcu oyundan atıldığında bile hakemin tavrı önemlidir. Çünkü hakem, adaletin temsilcisidir. Adalet temsilcisinin gülüşü, adaletin ciddiyetini zedeler. Bu noktada Trilyespor cephesinin “vakar” vurgusu boşuna değildir. Hakemlikte vakar, kart göstermekten değil, kartı gerektirmeyecek iletişimi kurmaktan gelir.
Şimdi bütün bu tabloyu yalnızca Trilyespor’un penceresinden okumak da eksik kalır. Çünkü mesele tek bir kulübün canının yanması değildir. Amatör futbolun tamamının canı yanıyor. Her hafta bir yerde bir takım “rapora” takılıyor. Bir futbolcu “duyulduğu söylenen söz” yüzünden ceza yiyor. Bir kulüp, “beyan” üzerinden sezon planını kaybediyor. Bu ülkede amatör futbol, profesyonelin altyapısıdır. Oradan yetişen çocuk, yarın büyük kulübe gidecek. Orada gördüğü adalet duygusu, onun futbol ahlakını da şekillendirecek. Amatör sahada adalet yoksa, yarın profesyonelde de karakter yoktur. Bu kadar basit.
Ve tam burada, işin en can alıcı yerine geliyoruz: Bu düzen böyle devam ederse amatör futbol, gençler için bir gelişim alanı olmaktan çıkıp, keyfi kararların gölgesinde yürüyen bir “moral yıkım” alanına dönüşür. Kulüplerin en büyük sermayesi moraldir. Amatör futbolun en büyük yakıtı inançtır. Hakem kararlarına güven duygusu sarsıldığında, o inanç biter. İnanç bittiğinde de sahada sadece maç kaybedilmez; gönüllülük kaybedilir, emek kaybedilir, gençlik kaybedilir.
Bu noktada talep edilen şey, kimsenin kişisel hedef hâline getirilmesi değildir. Talep edilen şey, bir sistemin kendini düzeltmesidir. Hakem raporları denetlenebilir olmalıdır. Yardımcı hakem beyanları mutlak doğru kabul edilen bir “kutsal metin” gibi işlememelidir. Disiplin cezalarında ölçülülük esası işletilmelidir. İkinci sarı karttan atılan futbolcuya üç maç ceza çıkıyorsa, bunun gerekçesi açık, net ve somut şekilde kamu vicdanını tatmin edecek düzeyde ortaya konmalıdır. Kulüplerin itiraz mekanizmaları gerçek anlamda çalışmalıdır. Savunma hakkı kâğıt üzerinde kalmamalıdır. Çünkü amatör futbol kamuoyu, artık “oldu bitti” cümlesini duymak istemiyor. Adaletin nasıl kurulduğunu görmek istiyor.
Bugün Mehmet Balcı dosyası üzerinden konuşuyoruz. Yarın başka bir dosya konuşacağız, eğer bu yapı değişmezse. Ve her yeni dosya, amatör futbolun biraz daha kan kaybetmesi demek. İnsanlar şunu söylemeye başlıyor: “Sahada ne yaparsan yap, rapora bağlı.” İşte bu cümle, bir sporun tabutuna çakılan çividir. Çünkü spor, sahada kazanılır. Raporla değil.
Amatör futbolun hakemi, oyunun sahibi değildir; oyunun emanetçisidir. O emaneti taşımanın tek yolu da adalettir. Bu adaletin adı bazen doğru faul kararıdır, bazen doğru iletişimdir, bazen de “büyütmeyelim” diyebilme olgunluğudur. Sahada adalet yoksa, skorun da bir anlamı kalmaz. Sahada adalet yoksa, futbolun da bir anlamı kalmaz.
Bursa amatör liglerinde bu sezon büyüyen hakem tartışmaları artık bir “haftalık gündem” değildir. Birikmiş bir öfkenin, birikmiş bir güvensizliğin ve birikmiş bir adalet arayışının dışa vurumudur. Bu öfkeyi küçümseyen, “hakeme saldırıyorlar” diye geçiştiren herkes, amatör futbolun gerçek derdini ıskalıyor. Çünkü kimse hakem düşmanı olmak istemiyor. Herkes adalet istiyor. Herkes sahada emeğinin karşılığını görmek istiyor. Herkes, bir gencin hayalinin bir rapor cümlesine kurban gitmemesini istiyor.
Eğer bugün bu dosya ciddiyetle ele alınmazsa, yarın sahada sadece bir futbolcu değil, amatör futbolun geleceği kart görür. Ve o kartın telafisi olmaz.